30 Ocak 2011 Pazar

Tanrılar ve Erkek Çocukları




160 km hızla giden otomobil Tanrısal sebeplerden ötürü kaza yapar, 20 günlüksündür.
Sağ kurtulursun.

Ergenlik sivilcelerinin çıktığı andan itibaren seni testesteronla donatan tabiat, her şeyin japon kaleden ve atari oyunlarından ibaret olmadığını öğretir sana.
Şanslı bir çocuksan eğer, aksiyon filmleri ile büyümüşsündür ve mahalledeki arkadaşlarınla, en yakın sınıf arkadaşınla bolca kavga edip içgüdüsel yeteneklerini
geliştirmişsindir.
Kan, Şiddet ve Sümükle erken tanışmışsındır.
Mutlaka bir kahramanın vardır, He-man kılıcı ile sabaha kadar bekleyip zatürre olmakla
ödüllendirir hayat seni ama yinede ölmediğin için kahramansındır, hastanede tedavi görürken bile kılıcın hala yanındadır, inanmışsındır.
Esmer güzeli bir çocuksundur, hemşireler seni şefkatle severler, Sen erkeksindir ve hemşirelerden adı Mehtap olana aşık olursun.
Çünkü mehtap senin ayak bileğine iğne yapmadan önce tükenmez kalemle kalp çizip senin adını ve kendi adını yazmıştır.
Aynı gün trajediler devam eder.. Prof. doktorlardan birisi beyninde tümör olduğu teşhisini koyar acımadan! Annen yıkılmıştır, sinirli baban kuzu gibi başını okşayıp
bir şey isteyip istemediğini sorar, uzaktan kumandalı araba istersin 10 dk sonra alınır, 5 dakika içinde parçalarsın alt benliğin yavaştan oluşmaya başlamıştır.
Teşhis yanlıştır. Aslında beyninde tümör teşhisi konulan ve sana göre timur olan şeyin
beyin fazlalığın olduğunu insanoğlu 30'lu yaşlarında anlayacaktır.
Ana sınıfına gittiğin dönem boyunca hep aldığın cezalar sisteme düşman olmanın temelini atacaktır.
Azar azar paylaştırılan legolarla gerizekalı modeller yapan ana sınıfındaki akranlarının legolarını zorla alıp kocaman bir Star Wars gemisi yapmandır hatan.
Su tabancan ile balkondan dışarıya ateş ederken rüzgarın azizliği yan taraftaki salon camından içeri girerek babanı ıslatır bolcana.
Yeterince sinir sahibi baban su tabancanı parçaladığında dönemin en kötü adamı olarak bildiğin (Irak-Amerika Körfez Savaşı 1990-1991) ''Saddam'sın sen!'' hakareti ağzından çıkar, geri çekilmezsin, ve kapıyı açıp kaçarsın evden ilk ait olmaktan nefret ettiğin an budur ve hayat boyu böyle devam eder ne zaman sinirlensen hep gidersin bundan sonra.
Eğer şanslıysan gittiğin her yola seninle beraber gidecek bir dostun vardır.
Ben şanslıydım.
Bu adamı 12 yaşımda tanıdım. Yeni eve taşındığımızda uzun saçlarıma, yırtık pantolonuma ve hareketlerime uyuz olmayan tek adamdı, küçüktü ama adamdı.
Kafası kocamandı belliydi bendeki tümörden ondada olduğu.
Türkiye maçıydı. O her takımın rengine bürünmüşken ben de bisikletimle ''abaza duvarına'' çıktım.

(ABAZA DUVARI:5 KUŞAK BOYUNCA ABİLERİMİZİN ABİLERİNİN, BİZİM VE KARDEŞELRİMİZİN OTURUP ÇEKİRDEK YİYİP BİRA İÇTİĞİ ÇIKMAZ SOKAĞIN DÜNYAYA BAKAN YÜZÜ)

Bana baktı
- 'yeni taşındın herhalde, ben Mert' dedi.
- 'Evet yeni taşındım ben de Bilgehan' dedim.
- 'Bi tur versene' dedi sonra.
- 'Al ama arka fren zor tutuyo' dedim ben de.

Bir süre sonra Beraber dayak yiyip, yakın arkadaş olan kadınlarla sevgili olup, beraber içki içip sigaraya başlayacaktık.

Başladık.

Aynı sirayı içer, aynı t-shirtleri giyer, aynı şarkıyı söylerdik.
Pentagram'dan 'Sonsuz' o zamanlar favori parçamızdı.

Geçen zaman içinde anlayacaktım adı kadar Mert olduğunu.

İlk tatillerimizin ardından adonis kaslarımızın oluştuğunu ve yanık vücutlarımızın iyi göründüğünü farkedip;
mahallede gerilen ipten filede voleybol oynarken kendimizi sergilemekten kaçınmadık, artık
kadınlar vardı hayatımızda.
Kadınların var olmasıyla beraber Teoman triplerimiz ve Okan Bayülgen küstahlığımız gelişti zaman içinde.

Delikanlılık çağlarımızın en bohem döneminde söz verdik; günlerden '21 ARALIK'TI.
21 Aralık yeniden doğuşa inandığımız ama Maya (bknz: Maya Calendar) kehanetlerinden habersiz olduğumuz gündü.
Asıl trajedi, eğer kehanet doğru ise bir yıl sonra 21 Aralık'ta, içkimizden bir yudum alıp son sigaramızdan dumanı çektiğimizde; göktaşının tepemize düşecek olmasıdır.
Şeb-i Yelda! Ne kadar güzel. Karanlığın sabahında doğan Güneş.

Yedi dinden geçeli uzun zaman oldu. Yokluğunu ve varlığını hiç hissetmedim. Bilirim bir Tanrı olduğunu bir yerlerde ama bilirim koskoca Tanrının insan gibi hastalıklı bir ırkla uğraşmayacağını.

Ve yine bilirim yerkürenin adaletsizliğini.

Adımı eski bir Kral'dan aldım.
Göktürklerin kralı olan Bilgehan ölmeden önce şunu yazmıştır:
'Zamanın takdiri tanrınındır. Kişi-oğlu ölmek için yaratılmıştır.'

O zamana hükmede dursun; ben kendime yeni bir tane buldum bile!

Herkes kralı çıplak görmek ister! 'Kral çıplak' diye bağırmak ister etrafındaki kalabalığa. Bağıracak ki bilsinler onun ne kadar gözü açık olduğunu... İşte o gözü açıklardan gözü açılmamış olandım ben.

Ekonomik durumlardan mı bilinmez; hep bir işçi vardı içimde. Sınıfım işçi sınıfı, adı da 5-B idi.Klasik ilköğretim yaşantısından hiç farklı değildi. İleri çıkışlarım olmadığı gibi mükemmel yaratıcılık örnekleri de sergileyemezdim. Kalabalığın içinde kaybolmak, sınıf ortalamasının üstüne çıkmak istemezdim. Çıkmadım da!

Bıyıklar terlemeye başlamadan önce mahalleye gelen krala saygı duruşu yaptım. Kral da sağolsun himayesine aldı beni. Kralımız kollamayı severdi. Kavgadan, beladan kaçınmazdı ama kollardı da... Büyük seferlere çıkmadan önce hep azad ederdi en iyi gladyatörü yani beni! Sonraları ''sizinle savaşmak bir şereftir'' söylemimle artık yanında saf tutmaya başlamıştım da...

Savaşla geçen onca yıldan sonra sıra aldığımız topraklarda sefa sürmeye gelmişti. Hazineden bozdurduğumuz cep telefonları ve ailelerden alınan vergilerle yurdun güzide yerlerinde tatiller yapmaya, sağı sola kolaçan edip kadınlarla birlikte olmaya başlamıştık. Devir yükseliş devriydi. Modern ve popülarist söylemle ''Muhteşem Yüzyıl''daydık.

Davetler, davetsiz misafirler, davetlerde tanışılan ve iyi ki gelmiş dediğimiz davetsiz misafirlerle geçen yıllardan sonra iş büyümeye ve devlet yönetimini ele almaya gelmişti.

Varlıklarına duacı olduğumuz davetsiz misafirlerle değişik münasebetler eylerken, geleceğimiz de şekillenmeye yüz tutmuştu. İşleri yoluna koymaya çalışan bir vezir ve dünya sikime minare götüme diyen bir kral! (Sonraları anlaşılacaktı ki Kral her zaman haklıydı)

Onca koşturmadan sonra kilise ve diğer dini kurumları veto eden bir hükumet kuracaktık.

Hükumet kuruldu!


Şimdi Şeb-i Yelda beklenirken ve yedi dinden avare olarak bellenmişken; tüm sevdiklerimizden uzak ama onlara yakın bir hayat sürmekteyiz. Kafamızdan akıl fışkırmıyor belki, belki de yaptıklarımızın hepsi bir hata, hatalarımızın hepsi de bir metafor... Bunun bilincinde, yüksek ego ve çok bilmişlikle ilerlerken yolumuza çıkan her ''hansel-Gratel' ekmek lokmasını mideye indiriyoruz. Bu, onların eve dönmesini imkansız kılarken bizim karnımızı doyuruyor. Sonuçta masal yazılmış. Hansel ve Gratel ekmek parçaları yok olduğu için kaybolacaklar, cadıya yakalanacaklar ve biz de uzuuuunn bir hayat süreceğiz... Lütfen, kızılacaksa Grimm Kardeşler'e kızılsın. Her ne kadar kral ve vezir biz olsak da; masalı yazanlar onlar!!!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder